0

Yanlış adresteki Mango Sokağı’ndaki Ev

 

Sandra Cisneros’un Mango Sokağı’ndaki Ev’i, Esperanza Cordero adlı Chicago’da büyümekte olan genç bir Chicana’nın kendini ve bir sokakla sınırlı da olsa kocaman dünyasını keşfe çıkışının öyküsü. Bir hikâye anlatıcısı gibi içinde yaşadığı mahallenin sesi haline gelen bu karakterle aslında şöyle tanışabilirsiniz:

“Öyküler anlatmayı severim. Size, ait olmak istemeyen bir kızla ilgili bir öykü anlatacağım”.

mango sokağındaki evyeni kapakBu kitabın bendeki yerini anlatmalıyım belki de önce. Üniversitedeyken aldığım derslerin en güzeli Azınlık Edebiyatı’nda tanıştığım ve sonrasında yüksek lisans tezimle benim için adeta kutsal bir metin haline gelen kitap. Bu kitabı çevirebilmeninin hayalini de çok kurmuştum ama bir gün kitapçıda yeni çıkanlar raflarından birinde gördüm onu. Kapağı nasıl da içindekileri anlatmıyordu. Zaten kitap muhtemelen satmadı ki, geçtiğimiz yıl daha cafcaflı yeni bir kapak tasarımıyla yeniden boy gösterdi. Kapakta şöyle yazıyor: Bir genç kızın küçük dünyası. Yanlış adres! Mango Sokağı o mahallede okunmaz ve Chicana Edebiyatı da.

Farklı kültür, etnik, ırk ve inançlara sahip grupların bir arada yaşadığı çokdilli, çokkültürlü ve çok söylemli Amerika’nın kozmopolit yapısında, Chicano/Chicana ya da ‘Meksikalı-Amerikalı’ olarak geçen Meksika kökenli ama Amerika’da yaşayan azınlık toplumu, 60’lı ve 70’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin güney batı bölgelerinde kendi sivil haklarını talep eden aktivistlerin, etnik ve kimlik politikalarının, tarihlerinin, coğrafyalarının, sınıflarının, politik bilinçlerinin altını çizerek, kendilerine gururla taktıkları bir isimle ortaya çıkmıştır. Chicano, İspanyolca’da erkek çocuk anlamına gelen chico kelimesinden türemiştir, başlarda Meksikalı yoksul göçmenler için kullanılmıştır. Chicana ismi, kadınların içine doğduğu bir isim değil, bilakis, bilinçli olarak ve eleştirel anlamda benimsenmiş, üstlenilmiş bir ifade.

Chicana feminizm, daha ziyade Chicana’ların toplum içinde sahip oldukları sosyo-ekonomik alana odaklanır. Anglo-Amerikan edebi kanonun içinde kendine üçüncü bir alan arayan Amerikan üçüncü dünya feminist kuramı olarak adlandırılır. İki dillilik, iki kültürlülük ve sınır-diyar kavramı Chicana edebiyatını, çok kültürlü alandan, biyolojik, ırksak çeşitliliğin, çoğulculuğun, Amerika’daki marjinalize edilmiş, parçalanmış kimliklere sahip olsa da yaşamayı bir avantaja dönüştürmesinin resmi olarak dile getirebilirim.mango 1

Chicana yazınında dil kullanımına dair çok önemli bir özellik dikkat çeker ve bu kitabı okuyanları da şaşırtacaktır: “code-switching” kavramı yani, iki dilli insanların konuşurken farkında olmadan iki dili aynı anda kullanması. Sandra Cisneros, romanında kullanılan İngilizce’ye İspanyolca’nın eklemlenmesini şöyle ifade eder: “Mango Sokağı’ndaki Evi alıp, çevirirseniz, o İspanyolca’dır. Dilinin sentaksı, duygusallığı, içindeki önemsiz şeyler, cansız nesneleri ele alışı –bazen söylendiği gibi bu bir çocuğun sesi değildir. Bu İspanyolca’dır. Yazarken bunu fark etmemiştim”. İki dillilik ve kasti olarak bir dilden ötekine geçiş Chicana edebiyatının arkasındaki politik alt yapıyı imler. Diller arasındaki geçişkenlik de nihayetinde sınırların geçmek ve sınırları ihlal etmekle ilgilidir.

Bu yarı-otobiyografik romanda Cisneros özgürlük ve kendine ait bir alan yitiminin ataerkinin tuzağına düşmenin ve toplum tarafından dışlanmanın sonucu olduğunu anlatır. Virginia Woolf’un “kendine ait bir oda” ifadesinin yeninden inşası olarak. 13 yaşlarındaki Esperanzo kendi benliği için bir alan yaratmaya çalışırken, hem fiziksel hem de ruhsal büyeme sancılarına tanıklık ederiz. Yalnızca onun değil Mango Sokağı’nda yaşayan yediden yetmişe tüm kadınların.

mango2

Chicana deneyimine, Türkçe’deki karşılığıyla “iki arada bir derede kalma” diyebiliriz. Sandra Cisneros’un çocukluğu da iki dünya arasında geçiyor. Meksika kökenli olup ABD’de doğan bir anneyle, yani bir Chicana’yla Meksikalı bir babanın tek kızı olarak dünyaya geliyor. Altı erkek kardeşinin dünyasına. Chicana yazınının bu en başarılı romanlarından biri olarak addedilen Mango Sokağı’ndaki Ev’de de gördüğümüz gibi, egemen mevcut dilin ve erkeklerin dilinin içinde konuşan Esperanza’nın kimlik arayışı Cisneros’unkiyle aynı noktada Chicana olmanın bilincidir.

Cisneros’un ilk romanı olan Mango Sokağı’ndaki Ev 1984’te yayınlandığından bu yana 12 dile çevrildi ve tüm Amerika’da okullarda sayısız çocuğa okutuldu. Bu da Sandra Cisneros ABD’nin en çok okunan ve sevilen Latin yazarlarından biri yaptı. Türkçeye tek çevrilen eseri bu ama yazarın pek çok romanı, şiir ve öykü kitabı var. Bu da yayınevlerine bir çağrı olsun, belki doğru adrese ulaşabilir ve hakettikleri değeri bulabilirler. Sözü Esperanza’ya bırakıyorum:

“Adım İngilizce umut demektir. İspanyolca’da çok fazla harf anlamına gelir. Hüzün anlamına gelir, beklemek anlamına gelir.”

mango_street_v2

0

Neden kimsenin bana kartpostal göndermediğini biliyorum. Çünkü bu kitapları okumadılar! *2*

day

Zamanın, beni çocukluğuma postaladığı şu ifadeyle belirtmek isterim ki “kendimi bildim bileli” kartpostal koleksiyonu yapıyorum. Babamın da pul koleksiyonu var. Ama annem zarf koleksiyonu yapmıyor. Şu dünyada çok sevdiğim iki yazar/çizer var, onların kitaplarını da kimse basmıyor.

Diğer kartpostallı kitabımız The Day the Crayons Came Home (“Pastel Boyaların Eve Döndüğü Gün”), resimlemesini John Boyne ve David Almond’un kitaplarına yaptığı çizimlerden tanıdığımız Oliver Jeffers’ın elinden çıkma. Sanırım Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk’u ya da Piranalarla Yüzen Çocuk’u okumayan ve kapaklarına kapılmayan yoktur. İşte Oliver Jeffers! How to Catch a Star, Lost and Found, The Incredible Book Eating Boy, The Way Back Home, This Moose Belongs to Me, The Great Paper Caper da kendi yazıp resimlediği diğer muhteşem kitapları. Kate Greenaway Medal kısa listesine de girmiş, sayısız ödül almış, galalara kucağında bebeğiyle katılan bir baba kendisi. Atölyesine de hayran kalmamak elde değil. Kısacası benim en sevdiğim çizerler arasında ilk 5’e girer.

oliver-jeffers-hello-by-malcom-browncopyright

The Day the Crayons Came Home, Crayons serisinin ikinci kitabı. Yazarlarıysa da Jeffers’ın yakın dostu Drew Daywalt. İlk kitap The Day The Crayons Quit (“Pastel Boyaların İşi Bıraktığı Gün”), 55 hafta boyunca The New York Times Çoksatanlar listesinden çıkmadı. Bu seri Drew Daywalt’ın yazdığı ilk çocuk kitabı. Aslında kendisi Amerikalı bir film yapımcısı ve daha çok senaryosunu yazdığı korku filmleriyle biliniyor. Kitabın film haklarının da satılmış olmasına da şaşırmamak gerek. Temmuz 2014’te Universal Stüdyoları tarafından hem de. Heyecanla bekliyorum. Hem filmi hem de kitabın Türkçeye de kazandırılmasını. Aslında serinin ilk kitabına pek çok çocuk kitapçısında karşılaştım.

drew daywalt

Kitaba dönersek, ana karakterlerinin bir kutu pastel boya olduğunu söyleyelim. Kim mi bu renkli boyalar? Ya da kimin mi? Duncan adında bir çocuğun. Tam resim yapacakken bir bakıyor ki boyalar grevde.

İlk maceraları The Day The Crayons Quit’te Duncan her bir renkten bir mektup almıştı. Biri hasta olduğunu, biri çok kullanılmaktan bıktığını, diğeri hiç kullanılmadığı için içerlediğini anlatıyordu. Her biri bu mektubu kendiyle yazdığından kitabın için rengârenk kaleme alınmış mektuplarla doluydu. Tabii bir de Oliver Jeffers’ın, bir çocuğun tatlı el yazısını andıran muhteşem fontuyla. Genç okurlar için normal kitap fontları kadar okunaklı olmayan bu font belki okuma sürecini yavaşlatabilir. Ama bence alışmakta fayda var. Hep doktorları suçlarız da öğretmenlerin de el yazısı her zaman güzel olmaz.

Resimlerse sözü geçen her bir boyayla çizilen hayvanlar, ejderhalar, prensesler… Tüm boyalar neden grev yaptıklarını tek tek açıklar. Bence hepsi haklı. Arkalarındayım. Direnin boyalar! Özellikle de Duncan’ın kız kardeşi kâğıdını soyduğu için çıplak kalan krem rengi.

            The Day the Crayons Came Home’da ise bizim boyalar grevden pişman gibi. Duncan’a gönderdikleri kartpostallarda kurtarılmak istediklerini yazıyorlar. Her maceranın sonu güzel bitmiyor. Biri koltuktaki minderlerin altında kaybolmuş, bir diğeri evin babası üstünde oturunca kırılmış, Bezelye Yeşili hiçbir çocuk bezelyeyi ve rengini sevmediği için kaçmış. Her biri yazdığı komik kartpostalı yine kendisiyle yazmış. Bazıları çok uzaklara gitmiş, defalarca kart atmış. Gerçek pullarla gerçek kartpostallar.

            İnsani duyguları, özellikle de çocukların yoğun olarak hissettikleri kimi duygular renklerin başından geçenlerle somut bir hal alıyor kitapta. Unutulduğunu hissetmek, kendi adından nefret etmek, kendi renginden nefret etmek, bunları değiştirmek istemek, evden kaçmak, görmezden gelinmek gibi. Bu yüzden de dikkate değer. Duncan zaten sizi çok özlemişti renkler! Haydi eve dönün!

day_the_crayons_came_home_pea_green

 

The Day the Crayons Came Home

Yazar: Drew Daywalt

Çizer: Oliver Jeffers

Philomel

2

Neden kimsenin bana kartpostal göndermediğini biliyorum. Çünkü bu kitapları okumadılar! *1*

Zamanın, beni çocukluğuma postaladığı şu ifadeyle belirtmek isterim ki “kendimi bildim bileli” kartpostal koleksiyonu yapıyorum. Babamın da pul koleksiyonu var. Ama annem zarf koleksiyonu yapmıyor. Şu dünyada çok sevdiğim iki yazar/çizer var, onların kitaplarını da kimse basmıyor.

emily-gravett_1818737b-620x310Bahsedeceğim ilk yazar/çizer Emily Gravett. 1972 doğumlu Gravett, 16 yaşında okulu bırakıp kızı Oleander dünyaya gelene kadar 8 yılını eşiyle yollarda, karavanlarda, otobüslerde yaşayarak geçirdi. Çok zorlu geçen hamilelik dönemi sonrasında yerleşik bir hayata geçmeye karar verdiler ve huysuz bir bebek olan Oleander’ı tek sakinleştirebilen şey kitaplardı ve böylelikle en büyük yolculuğuna, çocuk kitaplarıyla çıktı.

Eşi Mik’in işe girmesiyle Emily ben de bir şeyler yapmalıyım yoksa delireceğim diye düşündü ve Brighton Üniversitesi’nde illüstrasyon dersleri almaya başladı. 2. sınıftayken bitirmesi gereken bir proje ödevi olarak sadece 6 haftada yazıp resimlediği ilk kitabı Wolves’la (“Kurtlar”) 2005 yılında Kate Greenaway Medal’ı kazandı ve 2008’de aynı ödülü Little Mouse’s Big Book of Fear (“Küçük Fare’nin Büyük Korku Kitabı”) kitabıyla yeniden alacaktı.

Gravett’in Türkçede yayınlanan tek kitabı, kendisinin resimlediği ama Tostoraman’dan bildiğimiz Julia Donaldson’ın yazdığı Mağara Bebeği. Baskısı tükenmiş olan bu kitap Gravett’in resimleyip yazmadığı tek kitabı. Bir bebeğin mağaradaki, yine kafesleri andıran, yatağından çıkıp bir mamutun sırtına bindiği günlerde geçiyor. Duvar resimleme sanatı konusunda uzman bir annesi var ve bu bebek de annesinden geri kalmıyor. Biraz pis çalışsa da mağara duvarlarına neler karalıyor neler!

Gravett’in kitaplarını hazırlama süreçlerine dair ilgi çekici pek çok detaya ulaşmak mümkün. Little Mouse’s Big Book of Fear’ın sayfalarının gerçekten çiğnenmiş görüntüsüne sahip olması için beyaz bir kâğıda yoğurt sürüp evcil sıçanlarının kafesine koymuş. Onlar da kâğıdı ısırmışlar, üzerine işemişler, gezinmişler, tepinmişler ve Gravett kâğıdı tam zamanında kurtarıp tarattığında kitabı için harika bir arka plan haline gelmiş.

Wolves ve Meerkat Mail (“Mirket Postası”) Gravett’in en sevdiğim kitapları ve yazının başlığında da belirttiğim gibi onlar birer kartpostallı kitap.

Meerkat Mail, bir mirketin çıktığı bir seyahat boyunca ailesine gönderdiği kartpostallar, pullar, gazete küpürleri, hakkında çıkan gazete haberleri, aile fotoğrafları üzerinden tanıklık ettiğimiz bir macera. Mirket Sunny, çok kalabalık bir mirket sülalesiyle Kalahari Çölü’nde yaşıyor. Sunny, kız kardeşleri, erkek kardeşleri birlikte çalışıyorlar, birlikte oynuyorlar, birlikte yiyor içiyor, birlikte öğreniyorlar.

Tıpkı yazarı gibi yollarda olmayı seven bir karakter bir mirket Sunny. Mutluluğu ve “kendine ait odayı” yollarda arıyor. Firavun faresi kuzenlerini ziyarete gidiyor. Çiftliklerden, ormanlardan ve şehirlerden geçiyor ve anlıyor ki ev gibisi yok. Sonunda aile olmayı, bir arada olmayı kutlayan bir kitapla karşılaştığımızı anlıyoruz. Haydi okura yazdığı kartpostalı okuyarak Sunny’le yakından tanışalım: “Merhaba! Umarım bu kitap hoşuna gidiyordur. Bu kitap benim hakkımda! Kızarmış ekmeğin üzerindeki böceklere, gündüz düşlerine ve delikler açmaya bayılırım. Sevgiler, Sunny.”

Kitap 2-8 yaş arası çocuklar için harika bir deneyim sunabilir. Gerçekten zarfından çıkan ve açılan kartpostallarla çocukları kartpostal göndermeye teşvik edebilirsiniz. Bence yanında boş kartpostallar ve zarflar bulundurmak şart.

meerket mail cover

Benim bu kitabın tamamını sadece bir defa okuma şansım oldu. Daha önce çalıştığım bir yayınevinde, postalanmak için paketleniyordu. Çünkü kitap bir başkasına aitti. Çalıştığım yerde de başkasına okuması için ödünç olarak yollanmıştı. Paketlemeyi yapan arkadaşımdan kitabı gizlice alıp okumuştum ve sadece 10 dakika geç paketlemişti. Gravett’in üç kitabıyla o gün tanışmıştım ve kendisiyle de.

İşte bu kitaptan ben de olsaydı. Muhtemelen her hafta okurdum. Anaokulunda geçen günlerimde sık sık kartpostal etkinliği yapar, çocuklara gerçek pullar ve kartpostallar, hatta postacı çantasıyla oyunlar uydururdum. Çünkü yazmanın bir amacı olmalıydı. Onlar da ezberlerinden yazmayı bildikleri ve zaman içinde seslerini tanıyıp yazıp okuyabildikleri kelimelerle kartpostalları doldurmaya başladılar. Bu süreci daha sonra çok daha ayrıntılı bir şekilde yazacağım.

meerket mail

0

Editör mü kimmiş? Hani nerde?

Editör de neymiş? Kendini kitaba bırakmadan okuyan kimse. Kimse artık? Nasıl başarıyorsa bunu! Ya da bırakamadan okuyan. Ya da bırakmadan okuyabilen. Zaten kendini okuduğu kitaba kaptıranlardansa, zor! Editör, okuduğu metinleri çoğaltandır olsa olsa. Çoğalttığıysa, metni kitap nesnesine dönüştürmek için kendinden kattıklarıdır belki de. Ama çoğu zaman kitabın o dikdörtgeninin içinde kendine yer bulamaz. Kapak, metin, yazar ve çevirmenden ona yer kalmaz. Bırakılmaz.

Peki ya, kitaplarla haşır neşir pek çok insanın bile tam olarak bilmediği bir mesleği, kalkıp çocuklara anlatmak. Bu da bir editöre düşmüş. İşte bu yüzden Kašmir Huseinović’in yazdığı ve Andrea Pertlik Huseinović’in resimlediği Editör Yako çocuklara meslekleri anlatan çeşit çeşit kitap arasında farklı bir yerde duruyor bence. Kendi mesleğini, yayıncılıkla ilgili tüm sorunları, metinlerdeki sorunları, kitap okuma sevgisini kitabın karşısına geçip gözlerini kocaman açmış çocuklara anlatmayı çok iyi başarıyor. Kitapları onların gözünde daha değerli “oyuncaklara” çevireceği kesin. Çocuk gerçekliğinde kitapların nasıl ortaya çıktığının, işte editör gözünden hikâyesi.editöryako.jpg

Yazarı Kašmir Huseinović, 1961, Bosna Hersek doğumlu. Kendisi bir yayınevi sahibi: Kaşmir Ticaret. Aynı zamanda kendi yayımladığı çocuk kitaplarının yazarı. Ülkesindeki bir çocuk dergisinde köşe yazarlığı da yapıyor. Üstelik o bir editör. Muhtemelen kendi kitabını da kendisi çeviriyor İngilizceye. Biyografisinde şöyle yazıyor: “Huseinović, 1998’de üçüncü bilgisayarını satın aldı ve o zamanlar bilgisayar alan herkes gibi, bir yayınevi kurdu.”

Sakinlerinin kitap kurdu olduğu bir şehir düşünün. İnsanların okumak için kitap bulamadığı bir şehir. Bu şehrin belediyesinin ayırdığı bütçeden faydalanarak kitap basmak isteyen pek çok yayınevi peyda oluyor tabii. Bu defa da kitap sayıları arttıkça artıyor. Ama bunlar niteliksiz kitaplar çünkü çabucak hazırlanıyor, hemencecik matbaayı boyluyorlar. İşte yayıncılığın sorunlarıyla böylelikle tanışıyor çocuklar.

“Anlamadım! Sekiz cüceler mi? Ben onları yedi tane sanıyordum!”

“Bu hikâyede bir yanlışlık var. Dışarısı kapkaranlıkken gökyüzünde güneş parlayamaz!”

“Özel isimler büyük harfle başlar!”

Üstelik bu şehrin okurları çok dikkatliler. Kitaplar az ama özken, gerçekten bu hatalara rastlamamış olmalılar. Şimdi neredeydi o eskilerin doğru düzgün yayımlanan kitapları? Şehrin sakinlerini kitap okumaktan soğutur bu kitaplar.

Sonra, günlerden bir gün Yako’nun yolu işte bu şehre düşüyor. Hikâyenin kahramanı, yaşadığı şehirde gerçekten de tüm kitapların kahramanı Yako, bir editör. Onun işi bir metinde, yani henüz kitap olamamış bir metindeki düzeltmeleri yapmak. Henüz bir metin bile olamamış taslakları okuyup değerlendirmek, kitapları yayına hazırlamak. Kesinlikle şu değil ama: “Ne güzel bütün gün kitap okuyorsun!” Hiç kimse ona böyle bir şey söylemiyor. Zaten Yako mesleğini yayıncıların kitap yetiştiremediği bir şehirde icra ediyor.

Yako, daha küçük bir çocukken editör olmaya karar vermesinde yanlış yazılan kelimelerin ne kadar kötü sonuçlanacağını deneyimlemek yatıyor. Demek ailesinde editörlük mesleğini meslekten sayan biri var ya da ona editörlüğü anlatan. Kim bilir Yako kitapların künyelerini okuyan bir çocuktu ve itfaiyeci olmaktansa editör olmanın daha çok cesaret gerektirdiğine kanaat getirmişti.

Büyüdüğünde aldığı her işi zamanında teslim eden –ki bu çok önemlidir gerçekten– aynı zamanda elinden nitelikli kitaplar çıkan bir editör oluyor. Gece gündüz demeden çalışıyor. Uykusunda bile. “Rüyasında satır aralarına girip, uzun satırlarda koşarak tüm hataları düzeltmeye çalışıyordu.” Serbest editör o. Hep evde! Hep! Bir gün yeter artık, dediğinde yayıncısı ona dizüstü bilgisayar veriyor. Yako yine çok çalışsa da ama artık parkta çalışabildiğine seviniyor. Hak ettiğini kazanıyor mu peki Yako? Kendine vakit ayırmak onun için yine kitaplar mı demek, mecburen? Bu kitabı okuduğunuz çocuk ya da okuyan çocuk şöyle de sorabilir: “Ama Yako yine gece gündüz çalışıyor. Ne değişti?” Bilgisayar kullanıp kısa zamanda daha çok iş çıkaracak ve başka bir kitap gelecek, sonra başka bir kitap.

İşte editörün hali, çevirmenin vay haline! Bu kitap önce büyüklere. Kitaplara bayılırım diyen ama editörleri anmayan büyüklere.

Editör Yako
Kašmir Huseinović
Resimleyen: Andrea Pertlik Huseinović
Final Kültür Sanat Yayınları
Şubat, 2014
Çeviren: Handan Sağlanmak
2

Renkler Çok Yer Kaplıyor

IMG_20160118_212356

İşlediği temalarla dünya genelinde kült mertebesine ulaşmış Elmer, ötekinin farklılığına, benliğin biricikliğine, özellikle de rengine ve diline saygı duymak, hoşgörü üzerine örülmüş bir kırkyama.

Kırkyama diyorum çünkü bu ilk kitabın ve devamında yazılmış yirmi yedi Elmer macerasının ana kahramanı rengârenk fil, çocuk yazınının insanın içini en sıcak tutan karakterlerinden biri ve monokrom bir orman toplumunda pek çok renk adına bir kutlama fişeği.

David McKee ilk kitabı 1964’te yayımlanmış bir hikâye anlatıcısı, ressam, illüstratör ve film yapımcısı. İlk aşkının resim olduğunu söyleyen McKee kişisel sergiler açmaya devam ediyor, bir yandan da bütün dünyada yirmiden fazla dil de okunan yazdığı ve resimlediği kitaplar, televizyon için de uyarlanıyor. Kitaplarında kara mizah ve absürtlük en çok dikkat çeken öğeler.

Kendisiyle yapılan bir röportajda McKee’ye yöneltilen “Neden böyle bir fili anlatan bu hikâyeyi yazma isteği duydunuz?” sorusuna verdiği yanıt ırkçılık adına çok şey anlatıyor: Bir gün eşi Violet ve kızı Chantel ile Devon’da bir caddede yürüyorlarmış. Caddenin karşısından gelen başka bir ailenin küçük oğlu şöyle demiş: “Bak, bir zenci!” Chantel bu duruma öyle üzülmüş ki kızının böylesi bir yaftalamaya maruz kalması David McKee’yi de çok etkilemiş. “İşte Elmer’i yazmam için bana ilham veren kızımın başına gelen bu üzücü olay,” diyor ve ekliyor, “İşte bu yüzden göçmenlikle ilgili bir kitap yazmaya karar verdim. Göçmenleri yok sayan insanları görmeye dayanamıyorum.” dm.jpg

2013 yılında dünya genelinde 3200 çocuk kitabı yayımlandı ve altmış yedi tanesinin yazar Afro-Amerikan ve sadece doksan üç kitap siyahi bir karaktere sahip. Bu istatistiğin sonucu Cooperative Children’s Book Center’ın bu bilgileri kayıt altına almaya başladığı 1994’ten bu yana en düşük rakamlar. Elmer’i yeniden raflardan indirmek işte bu yüzden önemli olmalı. Kimlere rol modeli olabileceğini kimse kestiremez, çünkü Elmer bütün uyumsuzların ayak sesi.

McKee, Elmer’i ilk olarak 1968’de yazıp resmetmiş ve bazı değişikliklerle birlikte en son hali 1989’dan bu yana Andersen Press tarafından yayımlanıyor. Elimdeki bu baskı Cem Akaş tarafından Türkçeleştirilmiş. Şimdilerde çocuk kitapları da yazan bir çevirmen tarafından çevrildiğini anlamak hiç de zor değil. Dilimizdeki karşılığı adına seçilen her bir sözcüğün kırkyamayı tamamlamak için kendinden önceki ve sonraki, sağındaki ve solundaki renklere baktığı ortada. Gereksiz tek bir kelime bile yok. Basım tarihi 1997 ve YKY: Doğan Kardeş’ten çıkmış. Elimdeki bu kitapla sahafta pek çok kitabın arkasında, beni çeken renkleriyle karşılaştığımda aslında kimin çevirdiğine baktım ve sadece çizimlere şöyle bir göz atıp aldım. Bir fil kitaba karakter olduğunda zaten beni hayal kırıklığına çok nadir uğratır.

Sanırım David McKee’nin renklerdeki çeşitliliği, ırkçılığı ve ötekiyi kendinden biri saymaktan çok, ötekinin kendini sevmesini anlatmak için yeryüzündeki en büyük memeli hayvanı seçmesi bir rastlantı olmasa gerek. Çünkü yeryüzünün tamamında renkler kadar yer kaplayan başka bir şey yoktur. Renkten renge giren hayvanlar; bitki örtüsü ve tenimizin mevsimle ya da coğrafyadan coğrafyaya değişen rengi. Yine de herkes siyah beyaz bir resme sığmaya pek heveslidir, çocuklarsa boyadıkları resimleri taşırmaya. Oysa tüm bu renkleri taşımaya koca bir gövde gerek. Elmer de yaşadığı ormanda renklerdeki çeşitliliği neşesiyle perçinleyerek ciddi bir konuyu olarak çocuk yazınına katıyor.

“Elmer farklıydı. Elmer alacalı bulacalıydı […] Elmer fil renginde değildi”. Ne var ki, kendisi de bir bireyi olduğu, fil rengindeki fillerden oluşan fil sürüsünde mutlu olmadığının farkında olan ve bunu yüksek sesle söyleyen tek fil Elmer’dir. Halbuki Elmer tüm dostlarının neşe kaynağıdır ama farklı olması kendisini yalnız hissetmesine sebep olmaktadır. Biricikliğini göz ardı eder. Kimse onu renkleri için dışlamasa da, Elmer büyük bir böğürtlen çalısıyla öbür fillerle aynı olmak adına kendini boyamaya girişir. Sonra fark eder ki aynı olmak hiç eğlenceli değil. Yağan yağmurla “Elmer normal haline dönerken” asıl renginin ortaya çıkması Elmer Günü’nü kutlamak için yeterli bir sebep olur.