0

Neden kimsenin bana artık aşk mektubu göndermediği biliyorum: Çünkü bu kitabı okumadınız!

birinciİçinden mektup, kartpostal, pul, hatta postacı geçen kitaplara zaafım var. Hepsi bir arada olunca, tadından yenmiyor. Kitabı ilk gördüğüm an, Şair Kısakulak tam benlik dedim ama kitabı alıp sakladım ve okumak için bugünü, bu sabahı bekledim: Bozburun’da uyandığım ilk sabahı. Denizin kıpırtısız olduğu, Suna teyzenin ekmeklerimizi pişirdiği, Bülent Ortaçgil’in karşı kıyıdaki evinde muhtemelen şarkılarımız yazdığı saati. Burada “En küçük bir ses bile sanki gök gürültüsü!”

Bir besteci ile şairin aşkı, henüz Kısakulak’ın şiirlerinin hayranı olarak tanıdığımız Şirin’in mektubuyla başlar. Zorbalıktan çok incinmiş çocukluğuyla, belki de bu yüzden eleştirilmeye hiç açık olmayan IMG_4725Kısakulak’ın hayatına dan diye düşer bu mektup. Şiirlerinin eleştirisi, hatta yeniden yazımının yanında, hayranlığını da dile getiren Şirin’in mektubu pek hoş karşılanmaz. 

FullSizeRender_2 kopyaAncak Kısakulak’ın mektuba cevap verme cesaretiyle, şair tavşanın yuvasından hayata çıkma, kendini kabullenme, kendini ve bir başkasını sevebilme yolculuğu başlamış olur. Mutlu sona şiirlerdeki karamsarlığı, peri masallarındaki cinsiyetçiliği ters yüz ederek ulaşırlar. Evlenme teklifini de Şirin edince… 

Kitabın hem komik, hem de romantik hikâyesi bir yana, içinde kitap kapaklarından, kullanım kılavuzlarına, ilaç prospektüslerinden yağmurda ıslanıp bazı kelimelerini kaybetmiş kartpostallara kadar pek çok metin türü hakkında şamatacı, dedikodulu sonu ve bol çizimli içeriği bir yana. Bir bakıyoruz ki Kısakulak’ın büyükannesi, halası, komşusu ve hatta tavşan postacının oğlu sayfalara konuk oluyor. 

Kafessiz Kuşlar

Köpeklerin kemikler var,

Kuşların da.

Pencerelerin parmaklıkları var,

Kuşların yok.

Sandalyelerin bacakları var,

Kuşların da.

Kır tavşanlarının dişleri var,

Kuşların yok.

Tavaların yumurtaları var,

Kuşların da.

Tarlalardaki yuvaların sahipleri var,

Kuşların yok.

Şair Kısakulak’ın yazdığı, Şirin Koşaradım’ın kadın elinin değdiği bu şiir de tavşan gibi zıplayarak Beşinci Yeni’yi başlatabilir:) Sevgili Nazlı Gürkaş’ın da çevirisiyle metne çok şey kattığı ortada ve kendisini bu kitabı çevirdiği için çok kıskandığımı da belirtmek isterim:)

FullSizeRender_1 kopya

Eva Furnari kitabı hem yazmış, hem çizmiş ve kitabın sonunda yaptığı listede, bu kitap için 82 taslak hazırladığını anlatıyor. Furnari İtalya’da doğmuş, iki yaşındayken ailesiyle Brezilya’ya Sao Paulo’ya yerleşmiş, arkeoloji okumuş ve başta başka yazarların kitaplarını resimlerken, kendi hikâyelerini yazıp resimlemeye başlamış.FullSizeRender kopya

Ve bakın Furnari, Guardian’daki siz de çizebilirsiniz diyerek, çok sevdiğim pek çok çizerin en meşhur kahramanının nasıl kolayca çizilebileceğini aşama aşama, yine çizerek gösterdiği sayfa için ne hazırlamış. Ben de deneyeceğim! 

FullSizeRender_1FullSizeRender_4FullSizeRender_6FullSizeRender_9FullSizeRender

Şair Kısakulak

Eva Furnari

Türkçeleştiren: Nazlı Gürkaş

Tudem Yayın Grubu

56 Sayfa

Devamı için:

https://www.theguardian.com/childrens-books-site/gallery/2015/may/16/how-to-draw-a-rabbit-eva-furnari

Eva Furnari’nin dünyasını daha yakından tanımak, bizim Kısakulak’ı nasıl çizdiğini görmek için harika bir video:

http://esconderijos.com.br/video-o-mundo-de-eva-furnari/

BİRBİRİMİZİ FARKLI KULAĞIMIZDAN ÖPELİM!    

 İYİ BAYRAMLAR!

0

Bir kedim bile yok!

Jorge-Luis-Borges-Foto-de-Sara-Facio

A UN GATO

No son más silenciosos los espejos
ni más furtiva el alba aventurera;
eres, bajo la luna, esa pantera
que nos es dado divisar de lejos.

Por obra indescifrable de un decreto
divino, te buscamos vanamente;
más remoto que el Ganges y el poniente,
tuya es la soledad, tuyo el secreto.

Tu lomo condesciende a la morosa
caricia de mi mano. Has admitido,
desde esa eternidad que ya es olvido,
el amor de la mano recelosa.
En otro tiempo estás. Eres el dueño
de un ámbito cerrado como un sueño.

                                       Jorge Luis Borges

BİR KEDİYE 

RedCatBlueCatInterior1

Jenni Desmon/ Red Cat, Blue Cat

Daha sessiz değil aynalar

Ne de o maceraperest gün doğumu bu denli kaçamak;

Sensin mehtabın altında,

gözümüze ilişen o panter.

İlahi emrin esrarengiz şaheseri diye

Seni arıyoruz beyhude;

Ganj’dan ya da batan güneşten daha uzak,

sendeki bu yalnızlık

sendeki bu mahremiyet.

Sırtın göz yumar

ellerimin okşamasına.

Ses etmez oldun sen

o unuttuğun ezelden beri

tekinsiz ellerin sevgisine.

Başka bir zamana aitsin sen,

hâkimi sensin o kapısına kilit vurduğun hayal âleminin.

  Jorge Luis Borges
(Türkçeleştiren: Sima Özkan Yıldırım, Ç.N. Sayı 17)
0

Al sana Dalga!

IMG_1664

Sessiz, sözsüz bir kitap olabilir ama ben dalganın sesini duydum. Ben de karakalem çizilmiş, isimsiz kızla birlikte dalgayla ıslandım, onun kumdaki hoplayıp zıplayan ayak seslerini takip ettim. Vapurdaydım ya da kumsalda. Denizi ben de yaşıyordum.suzy lee

 Bolonya Çocuk Kitapları Fuarı’nda “Artists and Masterpieces of Illustration” sergisinde de kitaptan orijinal bir çizimle karşılaştığımda, 1974 doğumlu Güney Koreli, Suzy Lee’nin son kitabı Wave’in İtalyancasını koşarak aldım. Nasılsa sözsüzdü, nasılsa her dildeydi. Kitabın adının orijinalini bilmesem de herhalde tahmin edebilirdim.

IMG_0843

Bolonya 2016

            Suzy Lee’nin The Zoo ve Shadow’u da çizimleriyle beni nasıl etkilediyse Wave’in de mavisi ve çizimlere yansıyan çocuk bakış açısı, gerçekçiliği hareketlenen bir animasyon gibi geliyordu. Martılar onun adımlarını havadan takip ediyor, duygularını yansıtıyor, dalga sesine martı çığlıkları karışıyor, üstüm başım sırılsıklam oluyordu. Yaklaşan dalgadan hep birlikte kaçıyorduk. Kız dalgalara karşı arsızlaştıkça, martılar da balık mı arıyordu sularda?

wave 1

            Ben bu hikâyeyi, çizimleri bütününü, bir kız çocuğunun kumsalda geçen bir gün, ailesinin yanında ayrılıp tek başına keşfe çıkıp başına ne gelirse razı oluşu olarak okudum. Bir ebeveyn çocuğu ne kadar dikkat et ıslanırsın, düşersin, canını yakarsın dese de, ebeveynin deneyimi çocuğun deneyimi değildir, o hissetmemiştir ki küçükken annesinin başına geleni. Kendi deneyimlemek ister. Dalgalarla konuşacaksa, o dil kendi uydurduğu dil olacaktır. Kendine güveni, adım adım dalgaya kavuşacaktır. Doğaya ve kendine dokunacaktır. Bu küçük deneyimler evrensel değil midir?

wave 6

            Lee’nin tasarımına gelince, karşılıklı iki sayfadan oluşan her yeni sahne, başlarda sol güvenli, sağ sayfa ise beklenmedik, öngörülemez dalganın güvenli sulardan uzak sayfasını temsil ediyor. Öykünün her adımında kız sağ sayfaya doğru yaklaşıyor. Hafif gölgeli karakalemi mavi turkuaz ve beyaz akriliğin sade anlatımı, bembeyaz gökyüzü ve kızın hareketlerindeki gri gölgeler birbiriyle hep tezat hem de uyumlu gidebilen müthiş bir tasarım olmuş.

            Korkuyla ve suyla yüzleştiğindeyse artık sahne daha parlak. Kızın elbisesinin rengiyle gökyüzünün mavisi aynı. Tabii ki hepsini dalganın kendi turkuaz mavisi bu hale getirdi. Bu deneyim hem kıza hem de martılara midyeler getirdi.

wwww.jpg

            Bu hikâye aklıma Disney’in 2016 filmlerinden, henüz vizyona girmesine çok olsa da dört gözle beklediğim Moana’dan bir sahneyi hatırlattı. Okyanusya’da, Güney Pasifik kıyılarında geçen bu animasyonda Moana bebekken okyanusa, dalgalara dokunup okyanusla iletişime geçebiliyor. O da dalgalarla oynuyor midyelerin peşinde.

            Görüşürüz! Ben şimdi deniz kenarında keşfe çıkıyorum… Belki yine midye bulurum.


			
0

Yanlış adresteki Mango Sokağı’ndaki Ev

 

Sandra Cisneros’un Mango Sokağı’ndaki Ev’i, Esperanza Cordero adlı Chicago’da büyümekte olan genç bir Chicana’nın kendini ve bir sokakla sınırlı da olsa kocaman dünyasını keşfe çıkışının öyküsü. Bir hikâye anlatıcısı gibi içinde yaşadığı mahallenin sesi haline gelen bu karakterle aslında şöyle tanışabilirsiniz:

“Öyküler anlatmayı severim. Size, ait olmak istemeyen bir kızla ilgili bir öykü anlatacağım”.

mango sokağındaki evyeni kapakBu kitabın bendeki yerini anlatmalıyım belki de önce. Üniversitedeyken aldığım derslerin en güzeli Azınlık Edebiyatı’nda tanıştığım ve sonrasında yüksek lisans tezimle benim için adeta kutsal bir metin haline gelen kitap. Bu kitabı çevirebilmeninin hayalini de çok kurmuştum ama bir gün kitapçıda yeni çıkanlar raflarından birinde gördüm onu. Kapağı nasıl da içindekileri anlatmıyordu. Zaten kitap muhtemelen satmadı ki, geçtiğimiz yıl daha cafcaflı yeni bir kapak tasarımıyla yeniden boy gösterdi. Kapakta şöyle yazıyor: Bir genç kızın küçük dünyası. Yanlış adres! Mango Sokağı o mahallede okunmaz ve Chicana Edebiyatı da.

Farklı kültür, etnik, ırk ve inançlara sahip grupların bir arada yaşadığı çokdilli, çokkültürlü ve çok söylemli Amerika’nın kozmopolit yapısında, Chicano/Chicana ya da ‘Meksikalı-Amerikalı’ olarak geçen Meksika kökenli ama Amerika’da yaşayan azınlık toplumu, 60’lı ve 70’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nin güney batı bölgelerinde kendi sivil haklarını talep eden aktivistlerin, etnik ve kimlik politikalarının, tarihlerinin, coğrafyalarının, sınıflarının, politik bilinçlerinin altını çizerek, kendilerine gururla taktıkları bir isimle ortaya çıkmıştır. Chicano, İspanyolca’da erkek çocuk anlamına gelen chico kelimesinden türemiştir, başlarda Meksikalı yoksul göçmenler için kullanılmıştır. Chicana ismi, kadınların içine doğduğu bir isim değil, bilakis, bilinçli olarak ve eleştirel anlamda benimsenmiş, üstlenilmiş bir ifade.

Chicana feminizm, daha ziyade Chicana’ların toplum içinde sahip oldukları sosyo-ekonomik alana odaklanır. Anglo-Amerikan edebi kanonun içinde kendine üçüncü bir alan arayan Amerikan üçüncü dünya feminist kuramı olarak adlandırılır. İki dillilik, iki kültürlülük ve sınır-diyar kavramı Chicana edebiyatını, çok kültürlü alandan, biyolojik, ırksak çeşitliliğin, çoğulculuğun, Amerika’daki marjinalize edilmiş, parçalanmış kimliklere sahip olsa da yaşamayı bir avantaja dönüştürmesinin resmi olarak dile getirebilirim.mango 1

Chicana yazınında dil kullanımına dair çok önemli bir özellik dikkat çeker ve bu kitabı okuyanları da şaşırtacaktır: “code-switching” kavramı yani, iki dilli insanların konuşurken farkında olmadan iki dili aynı anda kullanması. Sandra Cisneros, romanında kullanılan İngilizce’ye İspanyolca’nın eklemlenmesini şöyle ifade eder: “Mango Sokağı’ndaki Evi alıp, çevirirseniz, o İspanyolca’dır. Dilinin sentaksı, duygusallığı, içindeki önemsiz şeyler, cansız nesneleri ele alışı –bazen söylendiği gibi bu bir çocuğun sesi değildir. Bu İspanyolca’dır. Yazarken bunu fark etmemiştim”. İki dillilik ve kasti olarak bir dilden ötekine geçiş Chicana edebiyatının arkasındaki politik alt yapıyı imler. Diller arasındaki geçişkenlik de nihayetinde sınırların geçmek ve sınırları ihlal etmekle ilgilidir.

Bu yarı-otobiyografik romanda Cisneros özgürlük ve kendine ait bir alan yitiminin ataerkinin tuzağına düşmenin ve toplum tarafından dışlanmanın sonucu olduğunu anlatır. Virginia Woolf’un “kendine ait bir oda” ifadesinin yeninden inşası olarak. 13 yaşlarındaki Esperanzo kendi benliği için bir alan yaratmaya çalışırken, hem fiziksel hem de ruhsal büyeme sancılarına tanıklık ederiz. Yalnızca onun değil Mango Sokağı’nda yaşayan yediden yetmişe tüm kadınların.

mango2

Chicana deneyimine, Türkçe’deki karşılığıyla “iki arada bir derede kalma” diyebiliriz. Sandra Cisneros’un çocukluğu da iki dünya arasında geçiyor. Meksika kökenli olup ABD’de doğan bir anneyle, yani bir Chicana’yla Meksikalı bir babanın tek kızı olarak dünyaya geliyor. Altı erkek kardeşinin dünyasına. Chicana yazınının bu en başarılı romanlarından biri olarak addedilen Mango Sokağı’ndaki Ev’de de gördüğümüz gibi, egemen mevcut dilin ve erkeklerin dilinin içinde konuşan Esperanza’nın kimlik arayışı Cisneros’unkiyle aynı noktada Chicana olmanın bilincidir.

Cisneros’un ilk romanı olan Mango Sokağı’ndaki Ev 1984’te yayınlandığından bu yana 12 dile çevrildi ve tüm Amerika’da okullarda sayısız çocuğa okutuldu. Bu da Sandra Cisneros ABD’nin en çok okunan ve sevilen Latin yazarlarından biri yaptı. Türkçeye tek çevrilen eseri bu ama yazarın pek çok romanı, şiir ve öykü kitabı var. Bu da yayınevlerine bir çağrı olsun, belki doğru adrese ulaşabilir ve hakettikleri değeri bulabilirler. Sözü Esperanza’ya bırakıyorum:

“Adım İngilizce umut demektir. İspanyolca’da çok fazla harf anlamına gelir. Hüzün anlamına gelir, beklemek anlamına gelir.”

mango_street_v2

0

Neden kimsenin bana kartpostal göndermediğini biliyorum. Çünkü bu kitapları okumadılar! *2*

day

Zamanın, beni çocukluğuma postaladığı şu ifadeyle belirtmek isterim ki “kendimi bildim bileli” kartpostal koleksiyonu yapıyorum. Babamın da pul koleksiyonu var. Ama annem zarf koleksiyonu yapmıyor. Şu dünyada çok sevdiğim iki yazar/çizer var, onların kitaplarını da kimse basmıyor.

Diğer kartpostallı kitabımız The Day the Crayons Came Home (“Pastel Boyaların Eve Döndüğü Gün”), resimlemesini John Boyne ve David Almond’un kitaplarına yaptığı çizimlerden tanıdığımız Oliver Jeffers’ın elinden çıkma. Sanırım Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk’u ya da Piranalarla Yüzen Çocuk’u okumayan ve kapaklarına kapılmayan yoktur. İşte Oliver Jeffers! How to Catch a Star, Lost and Found, The Incredible Book Eating Boy, The Way Back Home, This Moose Belongs to Me, The Great Paper Caper da kendi yazıp resimlediği diğer muhteşem kitapları. Kate Greenaway Medal kısa listesine de girmiş, sayısız ödül almış, galalara kucağında bebeğiyle katılan bir baba kendisi. Atölyesine de hayran kalmamak elde değil. Kısacası benim en sevdiğim çizerler arasında ilk 5’e girer.

oliver-jeffers-hello-by-malcom-browncopyright

The Day the Crayons Came Home, Crayons serisinin ikinci kitabı. Yazarlarıysa da Jeffers’ın yakın dostu Drew Daywalt. İlk kitap The Day The Crayons Quit (“Pastel Boyaların İşi Bıraktığı Gün”), 55 hafta boyunca The New York Times Çoksatanlar listesinden çıkmadı. Bu seri Drew Daywalt’ın yazdığı ilk çocuk kitabı. Aslında kendisi Amerikalı bir film yapımcısı ve daha çok senaryosunu yazdığı korku filmleriyle biliniyor. Kitabın film haklarının da satılmış olmasına da şaşırmamak gerek. Temmuz 2014’te Universal Stüdyoları tarafından hem de. Heyecanla bekliyorum. Hem filmi hem de kitabın Türkçeye de kazandırılmasını. Aslında serinin ilk kitabına pek çok çocuk kitapçısında karşılaştım.

drew daywalt

Kitaba dönersek, ana karakterlerinin bir kutu pastel boya olduğunu söyleyelim. Kim mi bu renkli boyalar? Ya da kimin mi? Duncan adında bir çocuğun. Tam resim yapacakken bir bakıyor ki boyalar grevde.

İlk maceraları The Day The Crayons Quit’te Duncan her bir renkten bir mektup almıştı. Biri hasta olduğunu, biri çok kullanılmaktan bıktığını, diğeri hiç kullanılmadığı için içerlediğini anlatıyordu. Her biri bu mektubu kendiyle yazdığından kitabın için rengârenk kaleme alınmış mektuplarla doluydu. Tabii bir de Oliver Jeffers’ın, bir çocuğun tatlı el yazısını andıran muhteşem fontuyla. Genç okurlar için normal kitap fontları kadar okunaklı olmayan bu font belki okuma sürecini yavaşlatabilir. Ama bence alışmakta fayda var. Hep doktorları suçlarız da öğretmenlerin de el yazısı her zaman güzel olmaz.

Resimlerse sözü geçen her bir boyayla çizilen hayvanlar, ejderhalar, prensesler… Tüm boyalar neden grev yaptıklarını tek tek açıklar. Bence hepsi haklı. Arkalarındayım. Direnin boyalar! Özellikle de Duncan’ın kız kardeşi kâğıdını soyduğu için çıplak kalan krem rengi.

            The Day the Crayons Came Home’da ise bizim boyalar grevden pişman gibi. Duncan’a gönderdikleri kartpostallarda kurtarılmak istediklerini yazıyorlar. Her maceranın sonu güzel bitmiyor. Biri koltuktaki minderlerin altında kaybolmuş, bir diğeri evin babası üstünde oturunca kırılmış, Bezelye Yeşili hiçbir çocuk bezelyeyi ve rengini sevmediği için kaçmış. Her biri yazdığı komik kartpostalı yine kendisiyle yazmış. Bazıları çok uzaklara gitmiş, defalarca kart atmış. Gerçek pullarla gerçek kartpostallar.

            İnsani duyguları, özellikle de çocukların yoğun olarak hissettikleri kimi duygular renklerin başından geçenlerle somut bir hal alıyor kitapta. Unutulduğunu hissetmek, kendi adından nefret etmek, kendi renginden nefret etmek, bunları değiştirmek istemek, evden kaçmak, görmezden gelinmek gibi. Bu yüzden de dikkate değer. Duncan zaten sizi çok özlemişti renkler! Haydi eve dönün!

day_the_crayons_came_home_pea_green

 

The Day the Crayons Came Home

Yazar: Drew Daywalt

Çizer: Oliver Jeffers

Philomel

2

Neden kimsenin bana kartpostal göndermediğini biliyorum. Çünkü bu kitapları okumadılar! *1*

Zamanın, beni çocukluğuma postaladığı şu ifadeyle belirtmek isterim ki “kendimi bildim bileli” kartpostal koleksiyonu yapıyorum. Babamın da pul koleksiyonu var. Ama annem zarf koleksiyonu yapmıyor. Şu dünyada çok sevdiğim iki yazar/çizer var, onların kitaplarını da kimse basmıyor.

emily-gravett_1818737b-620x310Bahsedeceğim ilk yazar/çizer Emily Gravett. 1972 doğumlu Gravett, 16 yaşında okulu bırakıp kızı Oleander dünyaya gelene kadar 8 yılını eşiyle yollarda, karavanlarda, otobüslerde yaşayarak geçirdi. Çok zorlu geçen hamilelik dönemi sonrasında yerleşik bir hayata geçmeye karar verdiler ve huysuz bir bebek olan Oleander’ı tek sakinleştirebilen şey kitaplardı ve böylelikle en büyük yolculuğuna, çocuk kitaplarıyla çıktı.

Eşi Mik’in işe girmesiyle Emily ben de bir şeyler yapmalıyım yoksa delireceğim diye düşündü ve Brighton Üniversitesi’nde illüstrasyon dersleri almaya başladı. 2. sınıftayken bitirmesi gereken bir proje ödevi olarak sadece 6 haftada yazıp resimlediği ilk kitabı Wolves’la (“Kurtlar”) 2005 yılında Kate Greenaway Medal’ı kazandı ve 2008’de aynı ödülü Little Mouse’s Big Book of Fear (“Küçük Fare’nin Büyük Korku Kitabı”) kitabıyla yeniden alacaktı.

Gravett’in Türkçede yayınlanan tek kitabı, kendisinin resimlediği ama Tostoraman’dan bildiğimiz Julia Donaldson’ın yazdığı Mağara Bebeği. Baskısı tükenmiş olan bu kitap Gravett’in resimleyip yazmadığı tek kitabı. Bir bebeğin mağaradaki, yine kafesleri andıran, yatağından çıkıp bir mamutun sırtına bindiği günlerde geçiyor. Duvar resimleme sanatı konusunda uzman bir annesi var ve bu bebek de annesinden geri kalmıyor. Biraz pis çalışsa da mağara duvarlarına neler karalıyor neler!

Gravett’in kitaplarını hazırlama süreçlerine dair ilgi çekici pek çok detaya ulaşmak mümkün. Little Mouse’s Big Book of Fear’ın sayfalarının gerçekten çiğnenmiş görüntüsüne sahip olması için beyaz bir kâğıda yoğurt sürüp evcil sıçanlarının kafesine koymuş. Onlar da kâğıdı ısırmışlar, üzerine işemişler, gezinmişler, tepinmişler ve Gravett kâğıdı tam zamanında kurtarıp tarattığında kitabı için harika bir arka plan haline gelmiş.

Wolves ve Meerkat Mail (“Mirket Postası”) Gravett’in en sevdiğim kitapları ve yazının başlığında da belirttiğim gibi onlar birer kartpostallı kitap.

Meerkat Mail, bir mirketin çıktığı bir seyahat boyunca ailesine gönderdiği kartpostallar, pullar, gazete küpürleri, hakkında çıkan gazete haberleri, aile fotoğrafları üzerinden tanıklık ettiğimiz bir macera. Mirket Sunny, çok kalabalık bir mirket sülalesiyle Kalahari Çölü’nde yaşıyor. Sunny, kız kardeşleri, erkek kardeşleri birlikte çalışıyorlar, birlikte oynuyorlar, birlikte yiyor içiyor, birlikte öğreniyorlar.

Tıpkı yazarı gibi yollarda olmayı seven bir karakter bir mirket Sunny. Mutluluğu ve “kendine ait odayı” yollarda arıyor. Firavun faresi kuzenlerini ziyarete gidiyor. Çiftliklerden, ormanlardan ve şehirlerden geçiyor ve anlıyor ki ev gibisi yok. Sonunda aile olmayı, bir arada olmayı kutlayan bir kitapla karşılaştığımızı anlıyoruz. Haydi okura yazdığı kartpostalı okuyarak Sunny’le yakından tanışalım: “Merhaba! Umarım bu kitap hoşuna gidiyordur. Bu kitap benim hakkımda! Kızarmış ekmeğin üzerindeki böceklere, gündüz düşlerine ve delikler açmaya bayılırım. Sevgiler, Sunny.”

Kitap 2-8 yaş arası çocuklar için harika bir deneyim sunabilir. Gerçekten zarfından çıkan ve açılan kartpostallarla çocukları kartpostal göndermeye teşvik edebilirsiniz. Bence yanında boş kartpostallar ve zarflar bulundurmak şart.

meerket mail cover

Benim bu kitabın tamamını sadece bir defa okuma şansım oldu. Daha önce çalıştığım bir yayınevinde, postalanmak için paketleniyordu. Çünkü kitap bir başkasına aitti. Çalıştığım yerde de başkasına okuması için ödünç olarak yollanmıştı. Paketlemeyi yapan arkadaşımdan kitabı gizlice alıp okumuştum ve sadece 10 dakika geç paketlemişti. Gravett’in üç kitabıyla o gün tanışmıştım ve kendisiyle de.

İşte bu kitaptan ben de olsaydı. Muhtemelen her hafta okurdum. Anaokulunda geçen günlerimde sık sık kartpostal etkinliği yapar, çocuklara gerçek pullar ve kartpostallar, hatta postacı çantasıyla oyunlar uydururdum. Çünkü yazmanın bir amacı olmalıydı. Onlar da ezberlerinden yazmayı bildikleri ve zaman içinde seslerini tanıyıp yazıp okuyabildikleri kelimelerle kartpostalları doldurmaya başladılar. Bu süreci daha sonra çok daha ayrıntılı bir şekilde yazacağım.

meerket mail